siyasetin çok bilmişlerine sorarsanız küreselde "popülizm" günün gelir geçeridir. birbirine benzemeyen macaristan'ın viktor obran'ıyla filipinler'in rodrigo duterte'si de, abd'nin donald trump'ıyla brezilya'nın jair messias bolsonaro'su da "popülizm"in ortaya çıkardıklarıdır. unutulan şudur: demokrasilerde kitlesel oy kazanımı ve kitlelere şirin görünmek olağandır. toplum içinde yaygın ve geleneksel düşmanları ayırıp, onların üstesinden geleceği gösterileriyle çoğunluk kazanımı yaygındır ve geçerlisidir.
yaşanan yeni dalga siyasilikleri ve önderlerini "popülizm" kabında toplamak ve eritmenin kolaycılığı çoktur. sorulduğunda sorgulanıldığında da: evet ayrımlar da önemlidir ve birbirine benzemezlikleri de çoktur yanıtlaması verilir.
nedense, vladimir putin ya da recep tayyip erdoğan, hassan ruhani ve beşar esad sözkonusu olduğunda, boris johnson ya da emmanuel macron gibi "popülizm"le anılmazlar. akılları ve bilgileri bu tanımları yapanların söylemleriyle belirlenmiş olanlar için demokrasi, cumhuriyet, popülizm, sosyalizm de öyledir. onların bildikleri, onların tanımladıklarıdır o siyasilikler.
kolaylaştırıcı sanılan ortaklıkları bir yana koyarsak yaşanan somutluklarda yeni ne var; dünde olmamış neler oluyor?
iki durum çok çarpıcı biçimde birbirleriyle etkileşerek yaygınlık kazamış durumdadır günümüzde. birincisi toplumların içinde bölme yönetimiyle kendi gerçekliğini tek gerçeklik sayma ve saydırma. güç göstermeyi, güçlü görünmeyi "marifet" saymakla da bölme ve yalanları gerçekmiş baskıcılığı sıradanlaşmış görünüyor. nedeni sormaktan çok nasılı anlamak önceliklidir.
alalım abd'nin başkanı donald trump'ı ve ne gözlüyoruz? abd başkanı görünürde ve durmaksızın abd'nin gücüne vurgu yapıyor. abd askerinin silahlarından, donanımından, vurucu gücünden sözetmeyi ve gösterişi yinelemeyi sürdürüyor; eşdeğerde ve eşdüzeyde de şunu söylüyor: kendisi abd başkanı olduğunda abd silahlı gücü düşmekteydi ve savaşa hazırlığı gerilemişti. trump başkan seçilince o seçilme gücüyle abd silahlı güçleri artık tarihinin ya da dünya tarihinin gördüğü, göreceği en büyük güç konumundadır.
türkiye'de bizlere de yabancı değil bu söylem. 2002'den önce başbakanlık'ta hamam böcekleri dolaşıyordu; başbakanlık suları, elektrik kesintileri başedilmezdi. inanalım mı? onlar söylüyorsa doğrudur. nereden çıktı diye sorgulansa biz biliriz "o zihniyeti" yanıtı yapıştırılır.
trump'a dönersek ne görüyoruz? trump seçildiği günden başlayarak ülkenin en güçlü kürumlarından "fbi" diye bilinen güvenlik güçleri üst yönetimini yerden yere vuruyor. bir yandan da askerlere, orduya övgü benzeri polis yüceltmesinden geri durmuyor. polis de gücünü kötüye kullanıyor örnekleri yaşandıkça, karşıtlarını polisin elini kolunu bağlamaktan, polisi ortadan kaldıracakları korkusunu dur durak bilmeden yineliyor.
türkiye'de de benzerlerini yaşamadık mı? bu orduyla iyi ki savaşa girmek zorunda kalmadıktan, savulun akdeniz'de gücümüzü göstermek zorunda kalmayalım en sıradanları oluyor.
ulusallık birleştirici olmayı gerektirir ve tasada, kıvançta birlikteliktir. ulusallık tarihinden eksiklenmemekle, geleceği korkusuzca güvenle beklemektir. oysa ne görüyoruz? tarihin içinden kendine göre seçmeci vurgularla övünmeler ve tarihin kimi kişilikleri ya da oluşumları konusunda ayrıştırıcı küçümseyişlerle toplumun birliğine bölücülükler yaşatmak.
bu ikili durum her konuda süregidiyor. bir süredir beklenmedik ve ağır sarsıntılar getiren yıkıcı küresel bulaşıcı yayılmasında da durum böyledir; yarına ilişkin aşı ve iyileştirme gelişmeleri tartışmaları da benzerdir. ortak değerler, tartışmasız veriler değil de, onlar olduğundan enazla yürüyor salgın ve yine onlarla tarihin görmediği önlemler ve geliştirmeler yaşanıyor. inanıyoruzu oynuyoruz çokluk.
kısacası, bu yeni duruma: kendi çalıp, kendi oynayan siyasetçiler devri dersek yanlış olmaz.
11 eylül 2020, college station, texas.